| Anasayfa |  Kültür-Sanat | Forum | Sohbet   | E-Group İletişim  Künye | Arşiv   | Basında Darvakit | Dostlar Sofrası |Defter |

 

 
 

 

 

 

 

Reyhane Kemerli

    Ben bir deliyim ey insanoğlu, uzatın elinizi dokunun varmıyım yokmuyum, iyi duydunuz, korkun benden, akıllılar delilerden korkarlar değil mi, çünkü akıllıca bir davranıştır korkmak delilerden, korkmayanlar akıllıca bir davranış göstermediğinden akıllı sayılmazlar. Deliyim diye kolayca birileri çıkıp da söylediklerimin deli saçması olduğunu iddia edebilir ama o kadar kolay değil. Durun, bu o kadar kolay değil, önce yaşadıklarımı dinlemeli, sonra yargılamalısınız beni, sonra..

 

   Bunu size nasıl anlatmalı ya da anlatsam da anlayıp anlamadığınızı suratınızın girdiği hangi aptal şekilden anlamalı, neden anlatmalı en doğrusu, neden anlatmalı ki anlamayacağınızdan adım gibi –ya da bir delinin yoktur adı, deli olduğuma emin olduğum kadar- eminken. Bundan o kadar da emin değilim aslında. Herneyse gene de birileri bunu bilmeli, delirmemin sebebini, çocukluğumda yaşadığım bir travma, gözü dönmüş bir anne, cani bir baba, kötü arkadaşlar, depresyon üstüne depresyon, yalnızlık dolambacında kaybolan bir fare-insan ve bum. Yo bunların hiçbiri değil benim deliliğimin nedeni. Bunlara benzeyen sebepler de değil, sevgili labirent gözleyicilerimin yıllarca koymaya çalıştığı hiçbir ada sığamadım. Keşke sığsaydım, işler çok daha kolay olurdu biliyorum ama olmadı, sanırım ben lanetlendim, delilik lanetiyle, depresyon, mepresyon, anksiyete, paranoya, bunların hepsi hafif şeyler kalır benimkinin yanında.

 

   Sanırım merak ettiniz, bu kadar ilerlemişken susup sizi içinizde büyüyen merak dolu balonla bırakmak istemem, pis bir duygudur çünkü merak balonunun patlayıp irinin içinize akması. Deliler sandığınızdan daha duyarlı ve iyiler, bütün bunları böyle inanmanızı istediğim için söylemiyorum, sonuna kadar dürüst olacağım burada, size..

 

   Önce o günden başlamalıyım anlatmaya..23 ya da 24 yaşında olmalıyım, geniş bir sokakta- yerleri ufak kare taşlarla kaplanmış- arkadaşlarımla yürüyorum, iki kişi yanımdakiler, okuldan arkadaşlarım olmalılar. Sade ve ağaçlıklı bir sokak burası. Kaldırımdayız. Önümüze eşit aralıklarla dikilmiş ağaçlar çıkıyor, yanlarından ilerliyoruz, en son tren istasyonunun yanından geçtiğimizi hatırlıyorum.

 

   Pekala, işte burada bana bir şeyler oluyor, ha bilmem hatırlatmama gerek varmı, o zamana kadar her şey yerli yerinde bir hayatım var (yerli yerinde ve sıkıcı değil, yerli yerinde ve güzel) ufak tefek sıkıntılarım oluyor tabii, arkadaşımla kavga ediyorum, küçük fizyolojik rahatsızlıklar geçirip neden bir türlü iyileşemediğime üzülüyorum, iyileşince hepsini unutuyorum, otobüsü kaçırıyorum, adamın birine kızıp küfrediyorum, benimle konuşmayan tanıdığımın aklından geçen düşünceleri hesapladığımda, bana karşı duyabileceği öfke ihtimalinin yarattığı duygular birkaç gün üzüyor beni sonra bunu da unutuyorum, öyle önemli bir derdim yok yani hayatla.

 

   Uzun uzun çalan düdüğüyle tren geçiyor yanımızdan ve başım dönmeye başlıyor, biri dünyayı tutup sallıyor, oval hareketlerle sallıyor dünyayı, diş fırçalar gibi, yuvarlaklar çiziyor.

 

   Ve ben ruhumu teslim ediyorum, adeta ruhumu teslim ediyorum demeliydim çünkü vücudum yürümeye, etrafına aptal aptal bakınmaya devam ederken, ben onu uzaktan izleyebiliyorum, şöyleki mesela ben yanımdaki arkadaşlarıma trenlerin yapısı hakkında bilgi veriyorum (trenlerle ilgilenirim çocukluğumdan beri) Tanrım o ne kendinden eminlik öyle, bu ben olamam, kibir ve bilmişlik akıyor her yanımdan, bilgimi herkese ispat etmek istercesine konuşmaya devam ediyorum.. Sus artık sus, aptal. Susmuyorum.Hele o yürüyüşüm, tıpkı, aynı, dünyanın vakvaklamaktan ibaret olduğunu sanan ve üstelik bunu herkese ispata kalkışan ördeklere benziyorum.Yanımdakiler de biraz salak olmalı ki ilgiyle dinliyorlar beni, tren yolculuklarından falan bahsediyorlar, ne anlamsız bir konuşma yapıyoruz, sırf yolda yürürken ağzımız boş durmasın diye, bir şeyler yesek ağzımızın kenarlarından aksa bundan daha iyi. Kendimi izlemeye dalmışken birden bu garip durumun tekrar farkına varıyorum, nasıl oldu, neden oldu, hepsini geçelim, ben şu anda neredeyim, boşlukta mı, hiçliktemi? Bu düşüncelere sahip olan, diğer beni, yolda yürürken trenler hakkında nutuk veren beni, sahte, yapmacık hatta aptal bulan ben nerede? Yoksa bu sadece bir fikir mi, fikir olduğunun farkında olan bir fikir mi? Farkındalığının farkında olan insan gibi. Felsefe yaptığım falan yok akıllı insanlar, acı çekiyorum, fakat ne yazık ki ağız tadıyla bir acı bile çekemiyorum, çünkü hangimizin acı çektiğini tam olarak kestiremiyorum. Korkuyorum, keşke bedenimi her türlü işkenceye maruz bıraksalar da sonra beni kuyulara atsalar, ölmesem acı çekmeye devam etsem, tek tek yolsalar saçlarımı, derimi yüzüp her yanıma elektrik verseler, tüm bunları hiç düşünmeden tercih ederdim. Ruhunuzun tutunacağı bir dal olduktan sonra bunlara dayanır insan. Ama bu belirsizlik, benin kim olduğunu bilmemek, insanı bir kabustan, karanlıktan, şeytandan, soğuktan, ölümden, yalnızlıktan, acıdan, korkutucu oluşuyla ün salan her şeyden daha çok korkutuyor. Çünkü kelimelerim yok, ben yokum, hiç, yok, bir kum tanesi bile değil.

 

   Ben ilerliyorum, kendi aralarında konuşmaya devam ediyorlar, yavaşlıyor ayaklarımı sürte sürte, yavaş yavaş yürüyorum, beni mi hissettim acaba? Ağaçların iri gövdelerine bakıyorum, Tanrım yalvarırım beni farketsin ve içine alsın, ne kadar aptal olursa olsun, buna daha fazla dayanamam ki, ölemiyorum bile! Ölmek ne büyük bir lütuf, ne muazzam bir hediye! Ölmeliyim, ya kendime geri dönmeli ya da ölmeliyim. Nasıl ölebilirim? Fikirler ölümsüzdür, aptal! Neden ama? Kahretsin! Neden fikirler ölümsüz? Kim çıkardı bunu, fikirlerin ölümsüz olduğunu kim söylemiş? Öylelerse ben de mi ölümsüzüm? Ölümsüzlük laneti mi bulaştı bana? En büyük korku bu işte. Ah ölüm, sevgili ölüm, sen bir hazinesin, seni arzuluyorum ölüm, kollarını boynuma dola, sevgilimmiş gibi, kurtar beni.

 

   Bu kabus uzun sürüyor, yürüyorum, yollar, ağaçlar, yandaki tren yolu, hepsini görmeme, bilmeme rağmen neden müdahale edemeyişim? Ellerim, ayaklarım, gözlerim yokken nasıl tüm bunları görmeye devam ediyor ve hiçbir harekette bulunamıyorum. Peki yolda ilerleyen ben kim? Yolda ilerleyemeyen, sadece yolu gören ben kim? Ne kadar basit ve sıradan olsa da o bedene tutunmalıyım, ama olmuyor, korkuyorum, bu güne kadarki bütün korkularım sabun köpüğü gibi uçuşuyor şimdikinin yanında. Ağaçlar üstüme üstüme geliyor, trenin sesi artıyor, bağıran bir kadın gibi, deliren bir kadın gibi, sesiyle birlikte tüm kötülük, acı, kan, kara akıyor içime.

 

   Sonra kendime geliyorum.Böyle işte, ara sıra yaşıyorum bu anları ama yaşamamak için yaşıyorum, adeta yaşamamak için elimden geleni yapıyorum, elimden geleni yapacağım derken de daha çok batırıyorum kendimi çamura, bildiğiniz gibi çırpınarak batış, benim bilmem diğer bütün bilmelere benzemiyor ama..

 

   Çok ilaç yuttum, labirentin içinde çok dolaştım, çok iyi biliyorum yolları, çok konuştum, çok dinledim, içinizden birine yardım edebilecek kadar geliştirdim kendimi bu konuda. Hiçbir ilaca rastlamadım henüz, hiçbir cümleye, hiçbir çözüme, benliğimi arıyorum yıllardır.Benlik,.benlerimi koyduğum kutuyu, sandığı, hazineyi. Benim bir benliğim yok, boşlukta uçuşan gidecek yeri olmayan, oraya buraya yapışan toz taneleri gibiyim.

 

  Benlerimi toplamayı becerebilsem bir gün, size yeni bir hikaye daha yazacağım, korku üzerine olmayacak bu sefer. Kalemliğini bulan çocuğun öyküsü gibi bir şey olacak

 

  Ve şimdi yalvarıyorum size, bilenler, görenler varsa benliğimi, tutup elinden bana getirsinler.

           

 

Yorumunuz...


İsim:

Email:

Web Site:

Yorumunuz: