| Anasayfa |  Kültür-Sanat | Forum | Sohbet   | E-Group İletişim  Künye | Arşiv   | Basında Darvakit | Dostlar Sofrası |Defter |

 

 
 

 

 

 

 

Kitap Seçkileri

        İKNA ODASI – Yıldız Ramazanoğlu

 

       İkna olunacaaaaak! Ol… Olmuyor işte...

 

        İkna odası; insan haklarını ihlal ederek baskı ile amaçlarına ulaşmayı düşünenlere karşı asla ikna olunmadığını, yüreğin derinliklerinden koparılan/kotarılan kelimelerle anlatan bir hanımefendi tokadı..Vakıaya her yönü ile taraf olanlara sunulmuş/tutulmuş ayna..  “ Başörtüsü sorunu “ ibaresindeki  başörtüsü indirgeyiciliği ile hak etmediği kadar nesnelleştirilmiş olan toplumsal ve büyük bir vakıanın vicdani derinliğine inme gayreti.

 

        Yıldız Ramazanoğlu Türk Aydınları’nın daha ziyade yüzeysel olarak yaklaştığı yada görmezlikten geldiği, başörtüsü savunucularının da genel olarak bir yönü ile (hükmî değeri) değerlendirdiği bu uygulamaya maruz kalanların bilinçaltlarına girip, derinliklerde biriken tüm tortuyu havalandırarak yüzleşebilmek için su yüzüne çıkarmaya çabalıyor.  İkna Odası terörüne yatay ve dikey olarak gereği gibi nüfus edebilmenin siyasi olmaktan öte, insani ve vicdani bir yaklaşım ile mümkün olabileceğinin anlaşılmasına katkıda bulunacak nitelikte olduğunu söylemek mümkün

 

       Yüzüne/yüzlerimize tuttuğu ayna vasıtası ile, cam ile sim arasına girmeyi başararak,  İkna Odası’nın dışına çıkmış olmak ile odadan kurtulmuş olunamayacağının ân ve ötelerine gitmeye/girmeye çalışıyor. Sorunun göründüğü kadar yüzeysel olmadığını, sonrasının ve kombinasyonlarının da bulunduğunu, yer yer imgeselliğin karıştırıldığı ancak daha ziyade tahayyül ağırlıklı  ve etkileyici bir dil ile aktararak akıldan ziyade vicdan ve yüreklere seslenmeyi başarıyor. 

 

       Varoluş/varoluşum gibi kutsal ve insanı bir çabayı Üniversite yerine İkna odası ile ödüllendirmeyi layık görenlerden zaten öğrenecek ve alacak pek bir şeyleri bulunmadığına da işaret etmeyi ihmal etmiyor. Tek tipçi olarak insanları tek düşünüşe davet edenleri küçümsüyor ve verdiği haklı mücadelenin onurunu taşıyarak yürüyüşüne bin bir sıkıntıya rağmen Nermin kimliği ile birlikte devam ediyor. Ne var ki; geçmiş bir türlü geçmek bilmiyor ve attığı hemen her adımda eşi, çocukları, ebeveyn ve arkadaşları suretinde gelecek olarak karşısına çıkıyor. Alınamamış diploma ve sağlayacağı imkanlar, varoluş ve kimlik sahibi oluştan yana bitirilememiş/yarım kalmış bir iş olarak her açtığı kapının ardında somurtup duran münasebetsiz bir surat olar görünerek can sıkıp yürek kanatıyor.

         Ramazanoğlu yönlendirmelerde bulunsa dahi, hüküm vermekten öte bir takım tasvirlerde bulunma ile yetinerek hükmü herkesin kendi vicdanlarına bırakmayı tercih ediyor. Her şeye rağmen yine de  mütecaviz uygulamaların, okumak isteyen başörtülü insanlarımızın yüreklerinde açtığı ve tedavisi uzun sürecek yaralardan yana kendi payınıza düşen kısmı sorgulamak zorunda kalıyor ve vicdan mahkemenize sunuyorsunuz

 

       Siyasi baskılara direnen ve iç aleminde uzun yıllar bu baskıların izlerini silemeyen Nermin kimliğinin haricinde, peruk takarak ve başını açarak okula devam eden iki karakterin daha hikayeleri ve vicdani muhayyilelerinden kesitler sunulmakta. Peruk ile okula devam etmelerinin kişilik ve psikolojilerine etkileri, arkadaşlık ve evlilik ilişkileri vs vs.

 

       “ İkna Odası “ Pınar Yayınlarından çıkmış ve yekünü 144 sayfadan ibaret. Kitabın ilk beş on sayfasında gözüme  ilişen bir takım yazılım hataları ve yanlış kelime tercihleri nedeniyle ,  hikaye dalında 2002 TYB  ödülünü almış biri için endişe verici nitelikte olsa dahi, bu durumun ilk on sayfanın ardından ziyadesi ile izale edildiğini söyleyebilirim. Genele hakim olan ifade becerikliliği ve derinliğe nüfus etmenizi sağlayan tasvir başarısı ile bir hayli nitelikli bir çalışma. Nihai kısımda, Nermin’in yüzleştiği sorununu nasıl aştığına dair olan bölümün daha uzun tutularak detaylandırılması zaten başarılı ve faydalı olduğunu ifade ettiğim kitabın niteliğini bir kat daha arttırabilirdi. Tuttuğu ayna vesilesiyle, hali hazırda yaşanan “ kadının kimlik “ meselesinin anlaşılabilmesine dahi  katkıda bulunabileceğini düşünüyorum.

      

       MAVİSİNİ YİTİRMİŞ YAŞAMAK – Ali ÇOLAK

                    

       1996 yılında Türkiye Yazarlar Birliğince Deneme dalında ödüle layık görülen Ali Çolak imzalı bu kitap, kendisine ayrılmış gazete köşesinde yayımlanan denemelerden derlenmiş olup 133 sayfadan ibarettir. Elimdeki eser İnsan Yayıncılık tarafından yayımlanmış olsa dahi,  hafızam beni yanıltmıyor ise bir de Timaş baskısı olması gerekir.

 

       Denemeler; Budalalıktan Kurtulma Sanatı, Mavisini Yitirmiş Yaşamak ve Bir ateş yakmak başlıkları altında toplanmış. Bölümler arasında çok yakın bir ilişki olduğunu söylemek mümkün olmasa dahi,  ana temanın maviye duyulan özlem, maviyi arayış ve mavinin detaylarını anımsatmak olduğunu söylemek mümkün.

 

       Ali Çolak’ın, akranların/m/a nispetle kadim edebi kültürümüzden yeterince nasiplenebilmiş nadir isimlerden biri olduğunu düşünüyorum. İşte bu özelliği ile kendisini benzerlerinden bir parça da olsa farklı bir yere koyduğumu itiraf etmeliyim. Hatırı sayılır seviyedeki birikimlerini, kalemindeki ustalığı da kullanarak yazdıklarına sade bir etki ile yansıttığını hissetmekte güçlük çekmiyorsunuz. Bu meziyeti ile, mavinin hakim olduğu eski zamanlara ve çocukluğunuza doğru seyr-i sefere çıkma imkanına da sahip oluyorsunuz. Muhayyilesindeki zenginlik ve satırlara yansıyan etkin betimlemeler, önce kitaba dolayısı ile yüreğinize asude dokunuşlarda bulunduğu için, kelimelerin aralamayı başardığı zamanın içine dalıveriyorsunuz.

 

       İsminin; neden üç bölümden birine ait olan “ Mavisini Yitirmiş Yaşamak “ şeklinde konulduğunu, bu cümlenin kitapta oluşturduğu ağırlıktan anlayabilmek mümkün. Mavi; hayata ve dolayısı ile hayatın içinde olan şeylere anlam, lezzet ve estetik katan rengi simgeliyor. Ali Çolak’ı okurken bazen çocukluğunuzu geçirdiğiniz bahçeli eve giderek zamanda geri gidiyor, bazen de kadim edebiyatçı ve düşünürlerin satırlarında hafızanızı tazeliyorsunuz. Çıktığınız seferde hayatın yaşanmış kısmını bulunca şimdi ile mukayese ediyor ve daha bugün çektirdiğiniz fotoğraftaki mavi rengin ne kadar da soluklaştırdığını fark ediyorsunuz. Yüreklerimizi, evlerimizi ve çevremizi; güzelliği, ötüşü ve estetiği ile güzelleştirdiği kadar da anlamlı kılan küçük mavi kuşun kafesinde olmadığını ve bunun ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu, işte bu kitabın araladığı pencereden görebilme imkanına sahipsiniz.

 

 

       SİMYACI – Paulo Coelho

 

       Bu hikaye; genç bir çobanın koyunlarını otlattığı dağlarda uyuklarken, rüyasında hazine görmesi ve bu hazinenin yeri ile alakalı bir takım işaretler alması ile başlar. Hazineyi elde etmek için yaşanması gereken maceranın (yazarın tabiri ile kişisel menkıbenin) gerektirdiği zorluklara katlanması, en büyük hazinenin! (ilm-i simya) sırlarını elde etmesine neden olacaktır.

 

       Karıncanın hikayesi gibi başlasa da, Anka’nın hikayesi gibi nihayetlendiğini söyleyebiliriz.

Anka olmak için illa serçe olmak şartı da yoktur bu hikayede

karınca olarak da başlayabilirsin mücadeleye

yazgını tamamlamana yönelik bir yol belirdiğinde

ve kıvılcım çaktığı zaman gözlerinde

dağlar bile eğilecektir önünde

Tutuşturacağı ateşi taşımaya razı ise yüreğin

artık ateş böceği olabilirsin.

 

      Bu kitapta, insanların hayat sermayelerini ne gibi imtihanlara takılarak tükettiklerinin muhtelif örneklerini görebilirsiniz. Ama Simyacı yaşadıkları ile sanki şunları söyler; aydınlığa, aydınlanmaya ve aydınlatmaya talipsen eğer Pervane böceği gibi ol, ışığı ara, ateşi bul, görünce koş. Eğer aşıksan yakmayacaktır seni de İbrahim’i yakmayan ateş.              

 

       Akıcı bir dil kullanılarak kaleme alınmış bu hikaye, bir üstadın elinden çıktığı aşikar olacak derecede zengin bir kurguya sahip. Ebatının küçüklüğüne rağmen, içinde varoluşa dair çok şeylerin bulunduğunu söylemek mümkün. Bilgelikle işlenmiş örgüsünde yer yer mistizmin emarelerine de rastlanıyor. Tüm bu özelliklerinin oluşturduğu esrarlı iklimin etkileyici atmosferinde okuyucu, kendisi ile yüzleşip menkıbesini sorgulama imkanına da sahip oluyor. Geride kalan ayak izlerimizin muhasebesine vesile olduğu gibi, adımlamaya korktuğumuz menzilimize doğru rüzgarından üflüyor.

 

 

                   İNSANIN DÖRT ZİNDANI

                                           

       İlk önce şunu ifade etmek gerekir ki, bu eser bir kitap metni olsun için kaleme alınmış olmayıp, Dr. Ali Şeraitinin 1970 yılında Abadan’daki Petrol Fakültesi örencilerine hitaben yaptığı konuşmadan derlenmiştir. Sn. Hüseyin Hatemi’nin Farsça’dan yaptığı çeviri, belki de konuşmanın aslına sadık kalma hassasiyetinden ötürü, sık sık tekrarlanan cümleler ve benzeri düzensizlikler nedeniyle kitap formatından öte konuşma formunu muhafaza eder mahiyettedir. Bir takım felsefî hususların eleştirisinde geçiştirme cümleler kullanılmasının sebebini, konuşmacının zamanın kısıtlı oluşuna ve ana konudan uzaklaşmama gayretine bağlıyoruz. Teferruatta, yazarın tüm fikir ve eleştirilerine külliyen katılmamakla birlikte, bir hayli önemli ve düşündürücü nitelikte olması hasebi ile de faydalı olduğuna/olabileceğine inandığım bu eserin, konuya hakim birisi tarafından tekrar derlenmesini arzu ettiğimi ve dahi bunun gerekli olduğunu ifade etmek istiyorum.

 

       Bir bilim adamı ve akademisyen olma sıfatının gereği olarak, insanın insan olmasının önündeki dört temel engelden bahsetmeden önce insanı tanımlamaya çalışmış. Bu sebeple insanın, kendisinin ne olduğu hususunda sorgulamada bulunması gerekliliğinin altını çizmiş. Bu soruyu cevaplamadan yola koyulmasının veya doğru bir yere varmasının mümkün olamayacağını ifade etmiştir.. İnsan ve beşer sıfatlarının farklılıklarından bahsetmek sureti ile, beşerin insan olabilmesi için neleri fark edip nasıl davranması gerekliliği hususundan yola çıkmış. İçinden kurtulması gerekli olan dört zindan bulunduğu tezi ile temellendirmiş. Bu dört zindandan kurtuluşun mümkün oluşunun izah ederek konuşmasını şekillendirip sözlerini nihayetlendirmiştir.

 

       Birbiri ile iç içe girmiş bir mahiyette sunulsa dahi, insanın dört zorlayıcı gücün etki altında bulunduğu iddia edilen zindanlar sırası ile;

 

1.      Naturalizm (Doğacılık); İnsanın tabiat şartlarının esiri olduğu.

 2.      Historizm  ( Tarihçilik); İnsanın, tarihi sürecin etkisi altında olduğu                                                                                                                

3.      Sosyolojizm (Toplumculuk) ; İnsanın, toplumun etkisi altında olduğu

4.      İnsanın kendisi ;  İnsanın şehvetinin esiri olarak adanamayışı da demek mümkün buna.

 

       Yazarımız, ifade ettiği bu dört zindanın insan üzerindeki etkilerini kabul etmekle birlikte, bu zindanlardan kurtuluşun mümkün oluşunu izah etmeye çalışıyor bize.

 

 

     FELSEFENİN ARKA MERDİVENİ

 

      Felsefe profesörü olan Wilhelm Weischedel, kronolojik sırası ile Thales’den başlayarak Marx’a kadar temayüz eden otuz dört adet filozofun hayat hikayesini ve fikirlerini 397 sayfanın içinde özetlemeye çalışıyor. Bu kadar kısıtlı sayıdaki sayfaya, yine bu kadar yoğun bir kültürü sığdırmanın mümkün olduğunu iddia ediyor değiliz. Bu kitapta bulunan iki husus; filozofların tarihin seyrini etkileyen ve kayda değer bulunan başlıca fikirleri ile birlikte kimsenin pek ilgilenmediği özel ve genel hayatlarıdır.

 

       Yazarın yaptığı, kitabın adından da anlaşılabileceği üzere onların evlerine, özel hayatlarına, dolayısı ile de zihinlerine bir de arka merdivenden yanaşmaya çabalamaktır. Fikirleri üzerinde etkili olabilecek neler yaşamışlar, başlarına neler gelmiş, hangi evrelerden geçmişler, onları etkilemesi mümkün olan  kimlerle tanışmışlar, kişilik özellikleri nasılmış gibi hususlara dikkat çekiliyor.. Paparazzi kültürü ile özdeşleştirmeden, aşkları, evlilikleri, aile reislikleri, yaşadıkları ortamlar hakkında bilgi  sahibi olmanızı sağlamak sureti ile filozofların gerek hayatlarına, gerekse fikirlerine; çekidüzen verilememiş olan arka kapıdan girme olanağını bulabilirsiniz.

 

       Bu suretle filozofların fikirleri ve haklarında söylenenlerle alakalı daha objektif bir değerlendirme imkanına da sahip olunabileceğini düşünüyorum. Yüzlerce cilt eseri okuyamayan yada okumak istemeyen, fakat felsefe ve filozoflar hakkında malumat sahibi olmayı arzu edenler için büyük bir fırsat olduğunu düşünüyorum.

 

                              

NEBİ – Halil Cibran

 

       Pınar Yayınlarından çıkmış olan eserin sayfa yekünü 111 sayfadan ibaret. Asıl maksadımız  kitabı tanıtmak olsa dahi, yazar ve bu kitabın geçmişi ile alakalı birkaç hususu ifade etmekte fayda görüyorum.. Halil Cibran 1883 Lübnan doğumlu olup Arap edebiyatı’nın tanınan isimlerinden birisidir. Daha sonra Amerika’ya yerleşmiş ve edebiyat çalışmalarına devam ederek, yazdıkları ile kendisini orada da tanıtmayı başarmıştır.. Nebi ismindeki bu eserin 1945 yılı itibariyle Amerika’da 44. baskısını yaptığı aktarılmaktadır. Halil Cibran , eseri Arapça’ya tercüme eden Antonyos Beşir’e yazdığı mektubunun bir yerinde, Dünya’nın dört bir yanından bu esere gösterilen ilgiden dolayı utandığını ifade etmektedir. Satırları bilgeliğin inci taneleri ile süslenmeye özen gösterildiği için, bu kitaba karşı oluşan ilgiyi anlamak hiç de güç değildir. Yazar’ın ifadelerine dayanarak, nezdinde diğer kitaplarına nazaran ayr bir yeri olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Halil Cibran, bu kitabın müsveddelerini tashih amacı ile dört sene yanında taşıdığını ifade etmektedir.

 

       Mütercim Ömer Rıza Doğrul, eserin Mesnevi’ye benzerliğine dem vurmakta ve kitap için kaleme aldığı önsözünde, Peygamber efendimizin üzerinde miraca yükseldiği rivayet edilen kayayı dillendirerek,  “ Ey insanoğlu! Ben miracı hissetmiş ve yaşamış bir kayayım. O duygu ile yerimden sıçramış ve gökyüzüne doğru bir adım atmıştım. Fakat o adımı attıktan sonra bir daha geri dönememişimdir. Çünkü gökyüzüne doğru bir adım yükselme zevkini duyan bir taş bile, bir daha geri dönmez ve bir daha alçalmaz ! “ derken,  gördüğü içsel bilgelikte hissettiği metafizik ötesi duyguları ifade etmiş ve aslında bu kitabı kendisi için cazip kılan nedeni de böylelikle açıklamış olmaktadır.. Hacminin küçüklüğüne rağmen üzerinde senelerce çalışılmış olması ile hedeflenen amaç da, bu tür bir etki bırakmaya yönelik olsa gerek. Yer yer anlaşılmasında güçlük yaşandığı için zihin yorgunluğuna sebebiyet verme ihtimali olsa dahi, ifade ettiği hakikatlerin ulviliği, yorgunluğun hoş bir asudelik ile bütünleşeceğini ümit ediyor ve bu yüzden bölümlerinin kısa tutulmasının, ilgi verimliliği gereği isabetli bir tercih olduğunu ifade etmek istiyorum.

 

             Kitabın içeriği, Mustafa isimli Peygamber’in son yolculuğuna çıkmadan önce, ahalinin sorularına karşı, bilgece ve imgesellikten öte şiirsel bir üslup ile vermiş olduğu yanıtlardan oluşuyor. Hemen her satırı kelimelerle nakış gibi işlenmiş olan cümlelerden birkaç numune aktararak son sözü Nebi isimli kitaba söyletelim;

 

       “ Birbirinizi seviniz, fakat sevginizi zincirlemeyin! Sevginiz, ruhunuzun kıyıları arasında kımıldayan bir deniz olsun! ..Beraber terennüm ediniz, raks ediniz, eğleniniz, neşeleniniz; fakat her biriniz tekliğini unutmasın! “

 

      “ Sarnıcınız su ile dolu olduğu halde susuzluktan korkmak, en tatmin edilmez susuzluk değil mi! “  

 

      “ Kalbiniz, gündelik hayatınızın harikaları karşısında hayran kalabilseydi, ıstıraplarınızı sevinçleriniz gibi karşılardınız “

 

 

       KENDİNİ ARAYAN ADAM (Arkaş’ın Günlüğü) – Mihail Nuayme

 

       Mihail Nuayme 1889 yılında Lübnan’da dünyaya geldi, köyündeki Rus okulunda gösterdiği başarıdan dolayı kazandığı burs neticesinde Rusya’ya, ardından avukatlık eğitimi için de  Fransa’ya gitti ve son nokta bir Amerikan Üniversitesi’nde kondu. Halil Cibran ile aynı dönemde yaşamış ve yine onun gibi Arap Edebiyatı’nın sayılı isimlerinden biri olmuştur..Kaknüs yayınlarından çıkan kitap 139 sayfadan ibarettir. Nuayme bu eseri yazmaya başladıktan bir sene sonra 1. Dünya Savaşı’na katılmak üzere Fransa’ya gider ve kitabı tamamlamak ancak otuz sene sonra nasip olur.

 

       Eserin neredeyse tamamı günlüklerden oluşmaktadır. Nuayme’nin özel olarak tuttuğu şahsi günlüğünden esinlenmek sureti ile, yine kendi tarafından mevzubahis hikayeye kurgulanmış olma ihtimalini yüksek bulduğumu ifade etmek istiyorum. Tiyatro metni ve tiyatro dili üzerine yaptığı çalışma ve araştırmalar ile temayüz eden yazarın, bu meziyetinin kalemine sirayet ettiğini hemen fark etmenizin yanında, bu durumun kitaba ayrı bir hava ve tat kattığını söylemek  mümkün. İnsanı olağanüstü olmaya aday bir varlık olarak gören Nuayme’nin, felsefe ve mistizm ile olan yakınlığını hemen her satırda teneffüs edebilirsiniz. Arkaş’ın günlüğünün ilk kısımlarında “ Ben yaptıklarım ve ürettiklerimden önce düşündüklerimle varım… Düşünen bir varlık değil de varlıklaşmış bir düşünce olduğum sürece, her an yeni bir insan oluyorum “ diyerek, edebiyatçılığının yanı sıra varoluşa dair isabetli ve yetkin felsefî görüşleri ile de kendini hissettirmeyi başarmış.

 

       Nuayme, insanı değerler üstü bir varlık olarak değerlendirir. Arkaş da; değerler üstü bir varlık olduğunu iddia ettiği insanı oluşturmak için, varoluşumunu gerçekleştirecek düşüncelere dalan ve kendi hakikatinin/kendi kendinin peşinde koşan  insanı temsil etmektedir.  Kierkeegard’da da bir benzerini gördüğümüz iç titremeleri yaşayan Arkaş’ın, bu oluşumu gerçekleştirmekten yana olan arayışını sürdürmek için; sükutun, durup izliyor olmanın ve yalnızlığın dinginlik vererek gizliyi aşikar eden berrak ikliminden istifade ettiğini görüyoruz. Sonludan sıyrılıp sonsuza doğru seyr-i sülûk edebilmek için sükutu tercih eden Arkaş, bu tercihin nedenini şöyle ifade ediyor“ İnsanlar, yıldızlara bakanın derinlik ve sessizlik içinde olmasının gerekliliğini anlayamıyor “  ve en etkileyicisi de, adeta Ramazan ayına işaret edercesine (Yazarımız Hristiyandır) “ Eğer dünyanın mutlak hakimi ben olsaydım, bütün insanlar için her sene en azından bir günü sessizliğe ve derin düşünmeye ayırırdım. Fakat işi gevezelik olan insanlar var. Bunlara da her sene tam bir ay sessizliği zorunlu kılardım “ 

 

       Arkaş ara sıra düşünceler içinde tahayyül alemine dalarak bölünürken, biri sonsuza susamış ve Tanrı ile irtibatlı, diğeri ise yüzünü dünyaya dönerek sonluya takılan iki kişi olarak karşımıza çıkıyor. Bu iki kişiden biri arayan diğeri ise aranan Arkaş’ı temsil ediyor. Bu arayışı gerçekleştirirken, gerek kendi iç alemine yaptığı yolculuklar gerekse dış mekan ve diğer insanların davranışlarına yönelik nazariyeleri ile bilgeliğini ortaya koymayı başarıyor. Baştan sona kadar esrarlı havasını muhafaza ederek okuyucuyu etkilemeyi başaran  hikaye kurgusunun, biraz da olsa abartılı bir seçim olduğunu düşünüyorum. Uzun soluklu bir içsel arayıştan hülasa edilmiş hoş bir nefes mesabesinde diyerek, birkaç söz de Arkaş’a söyleterek ağzınıza bir parmak bal sürelim;.

 

      “ Cahil, içinden “ Allah yoktur” demiş

       Cahilin tanrısı cehaletidir…..

       Bilmediğini inkar etmek, insanın doğası gereğidir. Öyleyse insanoğlu niye kendini inkar etmiyor? Yine sadece duyu organları ile bilgilenmeye çalışması, insanın cehaletindendir….

 

       Bu gün kendime sordum.

-          Ey nefsim, ne istiyorsun?

-          Bilmek istiyorum.

-          Neyi bilmek istiyorsun?

-          Her şeyi.

-          Niye her şeyi öğrenmek istiyorsun?

-          Her şeyden azade olmak istiyorum.

-          Bilgisiz, özgürlük olmaz mı?

-          Tam aksine, kölelik olur.

-          Özgürlüksüz hayat olmaz mı?

-          Ölüm olur.

 

       Hikaye kurgusuna göre bir nevi hafıza kaybı yaşadığı için hiçlikte hayat bulan Arkaş, kitabın nihayetinde bir vesile ile kimliğini öğrenince  son sözleri “ Beni şuurlu bir gafletten, şuursuz bir uyanıklığa uyandırdın “ demek oluyor.

       Yer yer, hürriyet, özgürlük, vatan vs gibi kavramların sorgulandığını da görebilirsiniz. İyi okumalar.

 

AŞK DÜŞÜNCE YOLLARA / HİKAYE-İ BİLAL – Münib Engin Noyan

 

       Aşk Düşünce Yollara / Hikaye-i Bilal, Münib Engin Noyan imzası ile Birun Kültür Sanat Yayıncılık’dan çıkmış olup, yekünü 272 sahifeden ibarettir.

 

       Hayal dediğin deli oğlan, zahirde ve bâtında birbiri ardınca açılıp duran kapılardan ibarettir. Hepsinin de sahibi ve açanı Hak Te'âlâ'dır, celle celâluhu. Zahiri kapıların anahtarlarını kendin arar bulursun ömrün boyunca. Gücünün yettiğini, azmini ve gayretini seferber ve dahi katık edip kendin açarsın. Kimi küçük bir odaya çıkarır seni, kimi uzun bir sofaya, kimi alabildiğine geniş, ferah bir avlu/a. Hayal köşkünün mekânlarıdır bunlar. Kimine fazla büyük gelir, kimine iyice dar Kimi kapı da vardır ki, deli oğlan, onu açınca karşına bir köprü çıkar. Bu köprü hayat yolunun üzerindeki sayısız ve de çoğu dipsiz uçurumu, bi iznİllâh, aşmaya yarar. Kimi bu kapıyı açınca pek bir korkar. Hem de öyle korkar ki. onu açlığı gibi hemen kapatır. Kimi de nimet, ikram bilir  bulduğu köprüyü, Yaradan'a, celle celaluhu, sığınıp üzerinden geçer. Ömrü, azmi, gayreti ve dahi cesareti nisbetinde nasibine doğru yürür. Sen o tayfadan olmaya bak, deli oğlan, bizim gibilere öylesi yakışır. Bâtın kapılara gelince... Onların anahtarları aramakla bulunmaz asla. Zira o anahtarlar münhasıran Zâl-ı Kibriya'nın, celle celâluhu. Yed-i Kudret in dedir. Ancak O, celle celâluhu, dilediğine açar o kapılan, İkrâm ve ihsanda bulunur Kendi Katından. Ve yine ancak O, celle celâluhu, dilemedikçe asla açılmaz, açılamaz o kapılar Bazen da açtığı gibi kapatır onları, kul liyâkat kesbetmeyince. Bâtın kapılarının açılmasına liyakat ise, iyi bilesin ve aklından hiç çıkarmayasın ki deli oğlan, o makama erme niyaz ve talebinden değil - haşa - Hak Te'âlâ'ya, celle celâluhu, kulluk makamının haddini her nefes alıp verişinde alabildiğine bilmek ve gözetmekten geçer ancak. Bu da maddi ve manevî varlığının her zerresiyle, çözümü başka hiçbir şey görmemecesine, aklın başka hiçbir şey bilmemecesine, gönlün başka hiçbir şey çekmemecesine, pak ve kavi, dm ve müteyakkız bir şuurla teslim olmaktır O Rabbu'l- ' Alemİn'e, celle celâluhu! "

 

       Sürükleyici olan yönünden dolayı, çağımız Amerika’sında cereyan eden çok ilginç bir hadise neticesinde evvela  Osmanlı dönemine gidiyor ve oradan Bilal’in Hikayesi’ni yine Bilal ile birlikte yaşayarak neredeyse Dünya turu denebilecek bir seyahate çıkıyorsunuz.  Kurgusu çok zengin ve belki biraz da abartılı olduğu halde, arkası yarın demi ile bir çırpıda okuyabileceğiniz nitelikte sürükleyici bir hikaye. Hemen her yerinde Engin Noyan’ın tazeliğini muhafaza eden heyecan ve muhabbetinin izlerini görüp hissedebilmek mümkün. Kusuru ise, yazarın kullandığı anlatım dilinin ve hikaye karakterlerinin neredeyse kusursuz oluşu vesilesi ile bir parça yapaylık izlenimi veriyor olması. Bu tür çalışmalar her ne kadar “ hidayet hikayeleri “ klişesi ile ironik değerlendirmelere tabi tutulsa dahi, bu eserin okuyan herkesi kendisine bağladığına şahit olduğumu ifade edebilirim.. Yok efendim! bu kadar eleştiri kafi değil diyenleriniz olursa şayet, kendilerinin isteklerini şu şekilde yerine getirmek mümkün “Haklısınız efendim, çünkü merakla okuduğunuz hikaye bitmediği için hayal kırıklığına sebebiyet vererek can sıkabiliyor“.        

 

İSTANBUL KRİTERLERİ – İbrahim Paşalı

 

       İbrahim PAŞALI imzası ile Birun Kültür Sanat Yayıncılık tarafından bastırılmış eser, makale niteliğinde yazılmış olan birbiri ile bağlantılı beş bölüm ve 104 sayfadan oluşuyor. Yazarın dilindeki orijinallik, takriben 15x15cm civarından olan kitap boyutlarına da yansımış.

 

        İstanbul’u ve tarihteki etkili rolünü merkeze alarak, Dünya’ya İstanbul’dan bakıp anlamlandırmanın gerekliliği/zorunluluğu  temasını işliyor olsa dahi, yakın ve örtüşen vurgulardan dolayı “ Öğlen Uykusu “ ismini taşıyan bir önceki eserin devamı izlenimini veriyor. En azından bu iki kitabın birbirleri ile bütünlük içerisinde olduğunu söylemek mümkün.

 

       Yazar, bir başkasında görmeniz pek mümkün olmayan kıvrak bir yazı diline sahip. Kıvraklık ve zekasını kullanarak yer yer istihzalarda bulunmaktan da sakınmamış. Tüm bu meziyetlerinin yanında, yazdıklarına karşı olan inancını hissettiriyor olabilmesi nedeniyle okuyucuyu etkisi altına alıveriyor.

 

       Müslüman kimliğini en orta yere koyan Paşalı, kimliğinin gereği olarak hadiselere Washington’dan bakanları eleştirdiği gibi, Arabistan merkezli yaklaşımlarda bulunanları da eleştirmekten sakınmıyor. Hakkını teslim babından söylemek gerekirse; sadece eleştirmekle yetinmiyor. Nereden bakılması gerektiği hususunu, nedenleri ve niçinleri ile birlikte ifade ve ispat etmeye de gayret ediyor. Ara sıra hissettirir derecede alaycı ve abartılı yaklaşımlarda bulunsa dahi,  etkileyici irdeleme ve kıyaslamaları ile birlikte verdiği örnekler ile farkındalıklar oluşturmayı da başarıyor.

           

 

          “ Herkes Kopenhag Kriterleri’nden bahsediyor. Yeni yetme Kopenhag’ın kriterleri var da, bilge İstanbul’un kriterleri yok mu? İstanbul Kriterleri’ni gündeme getirecek kimse yok mu? Sadece ismiyle bile dünya ülkelerini ayağına getirtebilen İstanbul’un kriterlerini hatırlayacak, yeniden kaleme alacak İstanbullular yok mu?

 

Ellerimizi tekrar başlarımıza alsak yeridir...

 

Düşünen adamların genelde elleri alınlarında veya çenelerindedir. "Düşünen adam" dediğin böyle olur. Öyle ki Türk basınında da "düşünceli" köşe yazarlarını, elleri başlarının bir yerinde iken çekilmiş fotoğraflarından hemen ayırt edebilirsiniz. Bu adamların kafalarını tutmalarının nedeni nedir? Düşünceli adamların dalgın olduklarını, uzun yürüyüşlere çıktıklarını biliyoruz. (Bertrand Russel’ın arkadaşlarının eşlerini bile ormana yürüyüşe götürdüğü söylenir. Ama bunun konumuzla ilgisi olmadığı için üzerinde durmayacağız.) Burada bir yorumda bulunabiliriz belki: Bu adamlar dalgın dalgın yürürlerken ağaçların dallarını görememiş, başlarını çarpmışlardır. Ve elleriyle başlarını tutarak ‘baş ağrıları’nı dindirmeye çalışmaktadırlar.

Bahçeye girmenin iki yolu vardı. Bir, dallar karşısında başınızı eğerek. Tarih boyunca düşünürlerin çoğu bahçeye böyle girdi. İki, dalları keserek. Batılılaşma, modernleşme dediğimiz ideoloji, ikinci yolu seçerek bir ilke imza attı. Daha önce kimse bu yolu seçmemişti. Batılılar dalları keserek bahçeye girebileceklerini düşündüler. Bunu yaparken, insanı olası bütün tehlikelerden, Tanrıdan, "kaza"dan ve kaderden korumayı, her şeyi bütün açıklığıyla ortaya çıkarmayı planlıyorlardı. İnsanı Tanrı’ya bağlayan en büyük bağ olan vicdanın dallarını keserek, bahçeyi ortaya çıkaracaklarını sanıyorlardı. Oysa o ağaçlar bahçenin en önemli kısmını oluşturuyordu. Sonuçta ortaya çıka çıka bir sahne, bir pazar çıktı.

 

Hayatı, insanın rolünü iyi oynayıp alkışı kapabileceği bir fırsatlar sahnesi veya çok satış yapılacak bir pazar olarak görmek onlara özgüdür. Bugün Avrupa Birliği tartışmalarında yine sahnenin baş köşesine yerleştirilen Gayri Safi Milli Hasıla kavramını, o ki yine gözümüze sokmaya başladılar, biz de bir kez daha bu kavramı ayaklarımızın altına alalım. Gayri Safi Milli Hasıla, aslında insanlara "Sen kaç paralık adamsın, ulan?" diyerek bakmanın bilimselleştirilmiş karşılığıdır. GSMH’yi medenileşmenin ölçüsü zanneden bu diplomalı güruh, mütevazı kelimesi sözlüklerinde yer almadığı için olsa gerek, bu küstahlığı yinelemeye devam etmektedirler. İnsanlar gelirleri başkalarına göre düşük olarak da güzel bir hayat yaşayabilirler...

Bu ve benzeri küstahlıkları deşifre edip medenileşmenin, göz boyayan değil gerçek kriterlerini ortaya çıkarabilecek olan yine İstanbul’dur. Yaşıyla, tecrübesiyle, bilgisiyle bu büyük saçmalığı durdurabilecek kriterler, İstanbul Kriterleri’dir. Çünkü bu şehri İstanbul yapanlar, nerede durmaları gerektiğini, dünyaya nereden bakılması gerektiğini Topkapı Yönetim Üssü’nü inşa ettikleri yer ile de bütün dünyaya göstermektedirler. Hadlerini, nerede durmaları gerektiğini bilen adamların, bahçenin dallarını kesmeyip boyun eğmeyi tercih ettikleri artık görülmelidir. Sömürmeyi tercih etmeyenlerin, sömürerek servetlerine servet, güçlerine güç katanlarla yarışması mümkün değildir. Bize düşünmemiz, aklımızı kullanmamız gerektiğini söyleyenler, ne zaman düşünüp bu hakikati görecekler? Aranın kapanmasının mümkün olmadığını, olamayacağını... Bu yüzden de herkesin kendi yolunda ilerlemesi gerektiğini...

 

Büyük bir coğrafyaya hükmettiği için, Osmanlı’yı "büyük" zanneden milliyetçilerin, AB’ye mesafeli durmalarının, bazen karşı çıkmalarının nedenini anlamak zor olmasa gerektir. Yakınlaşırlarsa, aralarında pek bir fark olmadığı ortaya çıkacak, iki tarafın da İstanbul’un yabancısı olduğu anlaşılacaktır. Bu o kadar aşikardır ki, Türkçe dediğimiz dil bunun en büyük delilidir. Bu iki tarafın da düşman oldukları Arapların ve İranlıların kelimeleri, son peygamber ve farklı ırklara mensup değerli arkadaşları gibi kol kola gezmektedirler Türkçe’nin içinde. Türkçe, bu yürüyüşlerin bir taklididir. Ve bu durumda, ilginç bir şekilde (!), AB sevdalıları ile onlara uzak görünen milliyetçilerin, Türkçe’yi Arapça ve Farsça gibi yabancı (!) unsurlardan temizlemekte hemfikir oldukları hatırlanmalıdır. Türkçe dediğimiz dil, bir ırkın dili değildir. Azerileri kısmen hariç tutalım. Bizim Türkçe’mizle Orta Asya’da hangi Türk’le anlaşabilirsiniz? Türkçe olsun, Klasik Türk Müziği olsun, Osmanlı olsun, İstanbul olsun, denilebilir ki bunların her biri son peygamberin yere serdiği kumaş gibidir... Kâbe’deki kutsal Hacer-ül Esved taşının yerine konulması sırasında, Arap kavimleri arasındaki tartışmaları son peygamber yere bir kumaş sererek sona erdirmişti. Taşı o kumaşın üstüne koymuş, herkesin kumaşın bir kenarından tutarak kaldırmalarını istemişti. Böylece o işte herkesin parmağı olmuş oldu. Tıpkı Süleymaniye Camiinde olduğu gibi. Dünyanın her tarafından gelen malzemelerle yapıldı o. Türkçe gibi. Türk kimliği gibi. Klasik Türk Müziği gibi. Özellikle batıda Müslüman kelimesinin eş anlamlısı olarak kullanıldı. Bugün hâlâ Anadolu’da yaşlılar, haberlerde gördükleri diğer Müslümanları Türk olarak ‘görürler’...

Bu yazının başlığına gelirsek. Günah, sadece Müslüman’a yakışır. Yakışırsa. Modernleşmenin ‘sol’ ve ‘sağ’ kolunu temsil edenler, günahı Müslüman’a yakıştıramazlar. Günah bir Müslüman’ı mahzunlaştırıp güzelleştirirken, onları iyice çirkinleştirir. Oysa günah bize boynumuzu büktürten, başımızı eğdirten, yanaklarımızı ıslatan ve bizim bahçeye davet edilmemizi sağlayan bir fırsattır. Başımızı ellerimizin arasına almamızı sağlayandır. Düşünceler ile tanıştırandır. Bizi hüzünlendiren, hüzünden bir zırhla bizi boş işlerden koruyan bir vesiledir günah. Sevap fırsatlarını kaçıran biri için son fırsattır. Günahın acısıyla uyanma fırsatı, insana bahşedilmiştir. Ama onlar kendilerini melek ya da şeytan gibi hissederlerken, bu ikisi arasında gidip gelirlerken, insanlık makamından çok uzaktadırlar.

Şimdi İstanbul’a bir tepesinden bakmanın, saçlarımızı ve kelimelerimizi rüzgara emanet etmenin vaktidir.

 

 

PUSLU KITALAR ATLASI / İhsan Oktay ANAR

 

       "Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu... Rendekar doğru mu söylüyor?
       Düşünüyorum, öyleyse varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğümü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğümü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum."
       Kapı Kapandığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapadı. Az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi: "Dünya bir  düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır." (Puslu Kıtalar Atlası)

 

       Zihnimin kitap okumaya müsaade etmeyecek derecede yorgun ve yoğun olduğu demlerde, kelime haznesi ve hikayesindeki kurgu zenginliği  ile bu romanın kendisini ilgi ile okutmayı başardığını söylemeliyim. Özü itibari ile bir tek hikaye üzerine bina edilmiş olmasına karşın, birbiri ile iç içe sokulmuş bir çok hikayeden oluşuyor. Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılabileceği üzere, Rendekar’ın varlık felsefesi ile paralellik arz eden kurgusundan dolayı, hayal ve gerçek arasında gidip gidip geliyor.  Kurgusunun felsefik  oluşu ve bir çok hikayenin iç içe girmiş bulunmasına rağmen, yazarın muhayyile ve kelime haznesinin zenginliği ile birlikte yazı dilinin akıcılığı okumayı kolaylaştırıyor.

 

        Var olmaktan öte varoluşum macerasını gerçekleştirmeye yönelik serüvenin yaşanması gerekliliği teması işleniyor. Olayların  cereyan ettiği tarihteki  “ çok okuyan değil çok gezen bilir “ yargısına binaen,  kitabın kahramanları seyahat edip yazgısal maceralara atılmak sureti ile aslında bilginin peşine düşmüş ve  varoluşsal menkıbelerini yaşamış oluyorlar. İşte tam da bu yerde hikayeyi Paulo Coelho’nun Simyacı’sı ile ilintilendirmek mümkün oluyor. Bilgiye ulaşmak için yazgındaki maceraların izini sürmeli ve asla vaz geçmemelisin. Bu hususa, Simyacı’yı tanıtmaya/anlatmaya çalışacağım kısımda satırlarda devam edelim.

 

              Puslu Kıtalar Atlası; İhsan Oktay Anar imzası ile İletişim Yayınlarından çıkmış olup, 238 sayfadan ibarettir.

 

GİDERKEN SÖYLENMİŞTİR - İbrahim TENEKECİ

 

“yük olmayayım dünyaya diye

yalnızca adını yazabilen

biri olmak isterdim.

-ibrahim!..”

 

Acıyı gülümser İbrahim’in şiiri diyor Mustafa Kutlu. Öyle de. Derin bir hüzün var şiirlerinde. Üç Köpük, Peltek Vaiz ve Güzellik Uykusu’ndan sonra gelen Giderken Söylenmiştir, 22 şiirden oluşmaktadır.

 

Giderken Söylenmiştir

 

I

bakın ne diyorum, dünya

sekerek yürüyor, gözümden düştü ya.

 

seviyorum aklımın almadığı şeyleri

titriyorum emin olduğum zaman

elerin ev halkının ve devletlerin

gidiyorum bıraktığı boşluktan

 

nefes alıp emek veren, insan görünce kaçan

gereksiz harcamalar gibi herkesin

canını sıkan ve sonra bakan

gidiyorum, bu kesin.

 

…………………………

 

Giderken Söylenmiştir

İbrahim Tenekeci

Birun Yayınları

İstanbul, Haziran 2004

 

Hazırlayan: Selim ŞEVKİOĞLU

 

 

 

Yorumunuz...


İsim:

Email:

Web Site:

Yorumunuz: