|
Darvakit
Düşünce
DESCARTES’İ YENİDEN DÜŞÜNMEK
“Varım öyleyse düşünüyorum”
C.P. Scott “Olgular kutsal, kanılar özgürdür” diyor.
Edward Hallett Carr ise XIX. Yüzyılı “olgular fetişizmi” olarak tanımlıyor.
C.P. Scott ve E.H. Carr’ın bu sözleri aslında hayatımız için ince çizgiler
çiziyor. Bu sözleri Adem’den günümüze geçen zaman kavramına uygulamanın doğru
olacağı kanaatindeyim. Olguların bir kutsallığı, kanıların özgürlüğü ve geçen
bu zaman sürecinde olgular fetişizmi yaşandığı ve dünyanın bunu çok iyi
yansıttığını söyleyebilirim. Bunun için olguları açıklarken olgular arası
ilişkilerin gözden geçirilmesi ve yeniden yorumlanması gerekiyor. Bu hipotezden
yola çıkacak olursak, aydınlanma filozoflarının kilise ideolojilerini
yıktıklarını öne sürmenin yerine böyle bir sürecin var olduğunu ve zaten
yıkılmakta olan düşünceye son darbeyi vuran düşünürler olduklarını görürüz.
Bu dönemde, yani geçen bu süreçte, daha açık bir ifade
kullanacak olursak reformasyon sonrası dönemde özellikle Descartes’in
“Düşünüyorum öyleyse varım.” sözü –ben buna kurgu demeyi tercih ediyorum- Batı
Dünyası’nda devrim olarak nitelendirilmelidir. Skolastik düşüncenin hakim
olduğu Batı’da, özgürlük konseptinin karşılığını bulamadığı bir dönemde,
rasyonel olarak çıkarımlarda bulunmak Batı için gerçekten ihtilalci bir şey!
Aynı sözleri Luther için de söylemek sanırım hata olmaz.
“Aydınlanma” olarak adlandırılan dönem, Batı’da reform ve
rönesans hareketleri sürecinde meydana gelen bir dönemdi. O dönemin
düşünürlerinin oldukça iddialı tezleri vardı: İnsanın tek gerçeği, yegane gücü
akıl. Yeryüzünde gerçekleşen olgular, insanın yaratılışı, madde, fizik ve
aklınıza gelen her şey adına rasyonalizm denilen akılcılık düşüncesi
çerçevesinde değerlendiriliyor ve bu çerçevenin dışında kalanlar doğru
sayılmıyordu. İnanç özgürlüğü gündeme geliyor ve dinsel gerçeğin farklı
yollardan aranabileceği öne sürülüyordu. Batı dünyasında sayısız mezhep türemiş
ve tartışmalar zirveye ulaşmıştı. Otoriteye bağımlılık sorgulanmaya başlamış ve
bireysel özgürlük bilinci gelişmeye başlıyordu...
İşte böyle bir atmosferde “Düşünüyorum öyleyse varım”
kurgusunu öne süren Rene Descartes dünyaya geliyordu (1596-1650) Cizvit okuluna
başlayan Descartes, Latince ve tarihin yanı sıra felsefe, mantık, fizik ve
metafizik eğitimi de alıyordu. Ölümü de ilginçtir; İsveç Kraliçesi
Christina’nın ona felsefe öğretmesi çağrısına uyarak Stockholm’e giden
Descartes, üç ay sonra orada ölüyordu.
Kuşkuculuğun –septisizm- yaygın olduğu dönemde yetişen
Descartes, bilgi ve kuşkuların üstesinden gelinebileceği inancı içerisinde;
kuşku yöntemini septiklerden de kapsamlı bir şekilde uygulamakla kuşku
kaldırmaz bir doğrunun ve kuşku kaldırmaz bir ölçütün ve gerçeğe ilişkin bütün
bir doğrular sisteminin bulunabileceğini savundu ve bu tezi günümüze “kartezyen
kuşkusu” olarak ulaştı. Zaten dikkat edersek, Descartes “Düşünüyorum öyleyse
varım” kurgusuna da bu felsefe yolu ile ulaştı: Kartezyen kuşku.
“Düşünüyorum öyleyse varım” kurgusundan yola çıkacak
olursak; Descartes bu kurguya, kuşkuyu olanaksız yapacak derecede kesinliği
olan, kesinliği nihai ve var olan bir şeyle ilgili olan bir kriter süzgecinden
geçerek ulaşmıştır.
“Her şeyin yanılgı olduğunu düşünmeye çalışırken, bunları
düşünmekte olan benim bir şey olmam gerektiğini fark ettim. Bunun “Düşünüyorum
öyleyse varım” (Je pense, d onc je suis), (Cogito ergo sum) gerçeğinin,
septiklerin en aşırılarının bile yıkamayacağı kadar sağlam ve kuşkusuz olduğunu
görerek onu aramakta olduğum felsefenin birinci ilkesi olarak kabul etmekte
duraksamamam gerektiği yargısına vardım.”
Gerçekten de Descartes oluşturmuş olduğu felsefe yoluyla
ilk kesin bilgiye ulaşmıştı: “Düşünüyorum öyleyse varım” Kesin bilince ulaştığı
şey gerçekten var olan bir şeydi; ve burada düşünen ben’di. Bu kurgu
çerçevesinde Descartes Tanrı’ya ulaşmıştır. Aynı mantıkla şeytanı aldatıcı
olarak kabul etmiş ve Tanrı’nın var olduğunu kanıtlamıştır.
“Kafamdaki tüm düşünceler düş ürünü ve yanlış olabilir;
ama bunlar içinde bir teki, Tanrı düşüncesi, sonsuz ve mükemmel olan bir
varlıktır.”
Descartes’e göre akıl insanlara Tanrı tarafından “doğruyu
yanlıştan ayırt etmek için verilmiştir.” Ancak doğruyu yanlıştan ayırt edebilme
yetisi olarak Tanrı tarafından verilen bu akıl gerçeğe ulaşmada bir vasıtaya,
yönteme ihtiyaç duyar. Descartes, bunu şöyle ifade eder: “İyi bir zihne sahip
olmak yetmez önemli olan onu iyi kullanmaktır…çok yavaş yürüyenler her zaman
doğru yolu izliyorlarsa koşanlardan ve doğru yoldan uzaklaşanlardan daha çok
ilerleyebilirler.”
Descartes’in felsefesinde basamak basamak elde edilen
hakikatler sırasıyla ben, Tanrı ve dış dünya (madde)'dir. Böylece Descartes
benin ve Tanrı'nın varlığını ispat etmekle düştüğü solipsizmi (tek bencilik)
aşmış felsefesinin objektivasyonunu (dış
dünyaya açılımını) sağlamıştır. Burada
var olan bu maddi alemin metafizik bir varlık olarak ispat edilen Tanrı ile
ilişkileri nedir?
Solipsizmi (tek bencilik) aşan Descartes aslında
felsefesinin objektivasyonunu (dış dünyaya açılımını) “Düşünüyorum öyleyse
varım” sözü ile anlatmaya çalışmıştır. Descartes bu sözü ile solipsizmini
“Varım öyleyse düşünüyorum” ideal kurgusuna çekmeyi daha doğrusu Tanrı’nın
varlığına inandığını ve bu var olma sürecinde düşündüğünü ifade etmeye
çalışmıştır.
Descartes’in veciz bir ifadesine burada ispat bakımından
yer verecek olursak;
“Felsefede incelenen belli başlı bütün güçlükler üzerine
kendimi tatmin etmek vasıtası bulmakla kalmayıp, bazı kanunlar da buldum. Tanrı
bu kanunları tabiatta öyle bir kurmuştur ki, onların öyle kavramlarını
ruhlarımıza işlemiştir ki, onlar üzerine biraz düşündükten sonra onların yani
bu kanunların, dünyada var olan ya da husule gelen her şeyde aynı ile
görüleceğinden şüphe edemeyiz”
Görüldüğü gibi Descartes düşünmesinin arka planındaki
gerçeğin var olmak olduğunu ve sözün “Düşünüyorum öyleyse varım” kurgusunun
“Varım öyleyse düşünüyorum.” kurgusunu anlattığını ifade etmeye çalışmıştır.
Hazırlayan: Fatih Bilge
|